Önsöz
Giriş
Bölüm 1
Bölüm 2
Bölüm 3
Bölüm 4
Bölüm 5
Bölüm 6
Bölüm 7
Bölüm 8
Giriş2
Bölüm 9
Bölüm 10
Bölüm 11
Bölüm 12
Bölüm 13
Bölüm 14
Bölüm 15
Bölüm 16
Bölüm 17
Bölüm 18
Bölüm 19
Bölüm 20
Bölüm 21
 İçindekiler
 E-Posta
 Ana Sayfa 
Seyir 
 
 
15 GERÇEK EBEVEYNLER İÇİN GLOBAL HAZIRLIK 
          DÖNEMİ VE ASYA DİNLERİNİN YEŞERMESİ
 
 
 
 
 

TAOİZM
KONFÜÇYANİZM
HİNDUİZM
CAYNACILIK
BUDİZM
ZERDÜŞT İNANCI
YUNAN FELSEFESİ
BİLİM VE TEKNOLOJİ
SONUÇ
 
 
 
 
 


Tanrı’nın seçilmiş ailesinin misyonu, insanlığın Şeytan’ın egemenliğinden ayrılmasına öncü-
lük etmek olduğu için, pek çok yüzyıl boyunca Yakup’un soyunu merkez almakla beraber, sonuç-
ta tüm insanların kurtulmasına yönelik oldu. Hiç bir birim, Tanrı’nın onarım planı dışında bıra-
kılmadı. Onarım, yalnızca ruhsal bağlamda gerçekleşecek bir olgu olmadığından, hem akıl hem
beden birimlerinin Tanrı ile mükemmel bir uyum haline yönelmesi gereklidir. Bu da insanları,
ruhsal olduğu kadar, fiziksel olarak da en iyi duruma ulaşmak durumunda oldukları anlamına
gelir. Bu gerçekten hareketle, onarım tarihi, insanlığın bir yandan Tanrı ile bütünleşmesini merkez
alırken, öte yandan da, insani yeteneklerin açığa çıkarılarak, yaradılışın diğer birimleri üzerinde
gerçek bir sevgi egemenliğinin oluşturulacağı şekilde de süregeldi. Insanlığın, içsel ve dışsal tüm
bu ilerlemeleri , gerçek ebeveynlerin ideal bir dünya olgusuna çıkış verebilmeleri için gerekli,
ortamın yaratılması amacına hizmet etti.

İsa’nın gelişinden önceki zaman diliminde, Tanrı, dünyanın çeşitli bölgelerinde, çeşitli kişi ve
gruplar aracılığı ile mesih ve eşinin kabul edilebileceği bir anlayış zeminin, bilinci geliştirmeye
çalıştı. Bu global hazırlık çalışması, dinlerin tesisi ve yenilenmelerinden tutun da, bilimsel
prensiplerin buluşuna, yeni teknolojilerin oluşturuluşuna dek insan bilgi ve çabasının söz konusu
olduğu her alanı kapsadı. Tüm bu köklü değişimler, Yunanistan ve Roma batıda olmak üzere, Asya
boyunca İran ve Hindistan’ı da içine alarak, doğuda Çin sınırlarına ulaşacak şekilde uygar dünyayı
sarstı.

Bu daha önceleri eşine rastlanmamış denli global uyanışa, İsraillilerin, Tanrı’dan bağışlanmalarını
isteyip, Musa’nın gerçek imanına merkezlenecek şekilde Tanrı’nın sözlerini dikkate almaya yönelik
Babil’de (M.Ö 600) vermiş oldukları söz, lokomotif oldu. Onarım takdiri çalışması, İsrail halkını
merkez aldığı için, bu halkın, kalp arınmışlığı, Tanrı’nın iradesini onlar kanalı ile gerçekleştire-
bilmesi için gözetilen temel bir şart idi. Ve yine İsrailliler gerçek ebeveynlerin karşılanması için
merkez bir role sahip bulunduklarından, onların tarih süreci içerisindeki gelişmeleri de, dünyanın
dört bir tarafındaki olayların yönlenmesinde büyük ölçüde belirleyici oldu.  Dolayısı ile İsrail
halkının, ciddi ve samimi bir biçimde Tanrı’ya bağlılığını ifade etmesi sonrasında, Tanrı, diğer
bölgelerde, diğer insanları hazırlık çalışmalarını da başlatma zeminlerine sahip oldu.

Gerçekte, tüm insanlık, aynı Tanrı’dan çıkış bulan tek bir dünya ailesidir. Hangi inanca bağlı
olursak olalım her birimiz, Tanrı tarafından yaratılan ve hepimizin asal ebeveynleri olan
Adem ve Havva’nın soyunun uzantılarıyız. Tek bir insanlık ailesinin üyeleri olan biz insanlar
için din olgusu ise, bu ailenin kurucuları yani asal ebeveynlerimiz Tanrı merkezlilikten uzaklaşıp
Şeytan ile ilişki zeminine girdikten sonra gerekli hale geldi. Gerek dinler tarihi, gerekse de tüm
diğer tarihler, Adem ve Havva’nın yanlış merkezli davranışlarını tersine çevirip, tüm yanlışlıkla-
rın aslına onarılıp, Tanrı’nın asal yaradılışına bağlanacak ebedi bir soyağacının tesisini gerçekleş-
tirme başarısını gösterecek gerçek ebeveynler olgusunun ortaya çıkacağı döneme hazırlık amacı
ile vücut bulup, geliştiler. Inancı ne olursa olsun tüm insanların, bu son onarım sürecinde yer alacağı,
on nedenle yadsınamaz bir gerçektir. Ve yine onarılmış bir soya geçiş yapmanın ayrıcalıklarına
sahip olmanın, bir tek dinin mensupları tekelinde sınırlı kalmayacağı da yine aynı gerekçelerle çok
açıktır. Tüm gerçek dinlerin, özde,mensuplarını, kötünün yıkıcılığından korumak ve Tanrı ile ara-
larında kopmaz, sonsuz bir bağ kurmak gibi tek ve değişmez bir amaca sahip oldukları tartışma
götürmez. Dinler bu misyonlarını, mensuplarını, mükemmelleşmiş asal ebeveynlerin soyuna aşıla-
mak ve Tanrı tarafından sonsuza dek kutsanmak üzere hazırlamakla yükümlüdürler. Yahudi din
çizgisinin merkezliliği, Tanrı’nın arınmış bir soyağacı oluşturmak üzere bu kültürü merkez alma-
sına dayanır. Ancak hiç kuşku yok ki, gösterilen başarıların sonucunda edinilecek kutsama ve
lütuflar yalnızca o grubun bünyesindekilerle sınırlı olmayacaktır.
 

İsa’nın, gerçek ebeveyn olarak İsrail’de doğumu öncesinde, Tanrı ve ruh dünyası, tüm dünyaya
yönelik bir ruhsal bilgilendirme ve vahiy programını yürürlüğe koydu. Bu ruhsal yönlendirme,
Yahudilik bünyesindeki mesihe hazırlık dönemi ile aynı zaman içerisinde yer aldı. Yahudilerin
Babil’deki tövbeleri, Ezra, Malaki başta olmak üzere pek çok peygamber tarafından yönlendiri-
len bir dini yenileme sürecine girilmesine ve Nehemiya gibi bilgece düşünen valilerin yönetimleri
altında Kudüs’te Tapınağın inşasının gerçekleştirilmesine varan yolu da açtı. Babil dönüm nok-
tasından sonra, ortaya çıkan yeni dini ve kültürel ilham dönemi, bilinen dünyanın tüm bölgelerini,
gerçek ebeveynlerin yaklaşan gelişlerine (İsrail’e) bir hazırlık oluşturdu. Dünyadaki belli başlı
dinlerin çoğunun ortaya çıktığı bu dönem, aksiyal dönem diye adlandırılır.

Asya’nın doğusunda, Tanrı, Laozi (MÖ 604-531) ve Konfüçyus (MÖ 552-479) gibi filazof-
ların yetişmesine izin vermekle, insanlığın, belli bir prensipe dayalı sosyal düzen oluşması yolu
ile, gerçek ebeveynlere merkezli yeni göksel sisteme hazırlanması için gereken şartları hazırladı.
Örneğin, Konfüçyus, Tanrı’nın takdir çalışmasını, Göklerin Kuralı olarak anladı ve tıpkı bir
peygamber gibi yaşayarak, döneminin liderlerini, ahlaki yasalar çerçevesinde yaşamaya teşvik
edip, yönlendirdi.

Diğer tarafta, Tanrı, Hint yarımadasında , Buda (MÖ.563-483) ve mMahavira’yı , insanları
mükemmelliğe doğru büyüme,  ve gerçek yaşam amaçlarına ulaşabilmeleri için gereken arınma
yolunda, Hinduzim inancına belli prensipler eklemeleri için esinlendi. Buda, Hindu inancında
yer alan putlara tapınma geleneğine karşı çıkıp, kendini maddi dünyanın bağlayıcılıklarından
soyutlayarak, Tanrı’nın sevgi ve gerçeği ile aydınlanabileceği gerçek bir Tanrı nesnesi olma
yönünde de dikkate değer çabalar gösterdi.

Iran’lı peygamber Zaratustra (MÖ 600) monoteistik İsrailliler ile doğu ruhsal gelenekleri
etkisinde kalan bu coğrafi bölge insanlarına, tek Tanrı hakkındaki etik değerleri ilk kez olmak
üzere tanıttı.

İsrail’in batı ve kuzeyinde ise Yunan uygarlığı filiz verdi. Tanrı, Yunanistan’da, toplumların
milletlerin ve dünyanın düzenlenmesine yönelik kavram ve prensiplerin yeşereceği bir uygar—
lığı filiz verdi. Tanrı, Yunanistan’da toplumların, milletlerin ve dünyanın düzenlenmesine
yönelik kavram ve prensiplerin yeşereceği bir uygarlığı besledi. Yunanlı düşünürler, çağlar
boyu insanlığın kafasını kurcalayan ve özellikle de yaşam olayına yönelik konulardaki sorulara
mantıklı cevaplar bulmak için uğraşlar verdi.

Bu dönem süresince çıkış bulan dünya din ve felsefelerinin her birinin, burada çok kaba taslak
açıklanmakla birlikte, hitap ettikleri insanların, Tanrı ve yaradılış hakkında önemli sezgilere
ulaşmalarında küçümsenemez katkıları oldu. Gerçekleri ifade şekilleri, tek tanrılı öğretilerden
farklılık bile gösterse, tüm bu yeni kavram ve inançlar, İsa’ya daha sonra verilecek pek çok
esinlemeyi tamamlar nitelikte oldular.

Aksiyal dönemden bu yana, İslamiyet dışında bir başka büyük yeni bir din olgusu gündeme gelme-
di. Çünkü, insanların gerçek ebeveynler ailesine aşılanabilmeleri için gerekli ruhsal bilgilerin
tümü o dönem içerisinde verilmiş idi. Tanrı’nın bu yeni din ve felsefelerden beklentisi, İsa’nın
aile bünyesi etrafında merkezlenerek Kutsal Egemenlik sistemine geçişin başlatılabilmesi idi.
Bu inanç temelleri ve felsefeler ile insanlar, Şeytan olgusundan tamamen kurtulacakları ve Tanrı
ile sonsuza dek bir bütün oluşturacakları o son aşamaya tam olarak hazırlandıkları bir anlayış
zeminine yükseltildiler. Ne var ki, özellikle bu iş için hazırlanan kesimin İsa’nın pozisyonunu
kavramayıp, onun öldürülmesine dek varan bir iman açmazına saplanması ile birlikte, o güne
dek tesis olunan dünya dinleri merkezinde oluşan mükemmele yakın ruhsal sahalar da yarım kaldı.
son adımı yerine getirecek mekanizma da, böylece, İsa’nın misyonunun trajik ve beklenmedik
yarım kalışı ile darmadağın oldu.

Kurtarıcı için gerekli şartların oluşumuna yönelik bu fenomenal hazırlık süreci, uygarlaşan dünyada
dikkate değer bir takım tesadüfi gibi görünen olaylarla birarada gelişti. Bu global gelişmelerin belli
bir bütünün oluşmasına yönelik olduğunu gösterir anlayışa ise bugüne dek hiç ulaşılmadı. Ilk kez
Prensip, dini uyanış hareketlerini böyle bir perspektiften değerlendirerek ayrıntıları ile birlikte
 

açıklamaktadır. Tanrı, kalıcı inanç geleneklerini tesis eden Laozi,Konfüçyus, Vedik bilgeleri,
Mahavira, buda ve Zaratustra’ya sevginin ve gerçeğin esinlerini verdi ve yine, insan bilgi
ve yaratıcılığına yeni ufuklar kazandıran düşünür, bilimadamı ve sanatçıları ilhamlarla
besledi.
 

TAOİZM 

Taoizm’in orijini konusundaki tartışmalara rağmen, pek çok düşünür, bu inancın kurucusu
Laozi’nin tarihsel varlığını kabul etmektedir. Taoizm’in prensiplerin içeren Daodcin Cuadzgi
(Yol ve de Gücü ya da Yol ve Erdemi diye de çevrilen) adlı kitap ölçü alındığında Laozi’nin
(MÖ 604-531) gerçekten de tarihte yaşamış bir kimlik olduğu ve Daodcin’de belirlenen esasları
büyük bir olasılıkla kendisinin oluşturduğu sonucuna varıyoruz.

Taoizm “evrenin, insanın içinde huzur bulacağı bir ev“ olduğu görüşüne ağırlık veren bir inanç
bütünlüğüdür. Sahipolduğu metafizik anlayış, sonsuz ve rasyonel analizlerin ötesinde olan
mutlak prensipin mutlak prensipin tekliği üzerinde durur. Tao, evrende var olan “Gizlerin Gizi“
dir.

Bu mutlak gerçeğe verilecek ideal karşılık, anlaşılması güç WuWei kavramında ifade buldu. Wu-
Wei’nin başarılı uygulaması, kişinin içsel parıltısını artıracak bir etkendir. Bu  “yapmadan yapmak,
hareket etmeden hareket etmek“ gibi bir yeteneğin açığa çıkarılmasıdır. Öyle ki, kişi sessiz,
dingin mutlak bir nesne olmayı başardığında, Tao’nun kendisi de bu kişide ifade bulur.
 
 

WU-WEI’YE GÖRE:

Küçüğü büyük, azı da çok yapmak
İyi işlerde yaraları gerektirir
Henüz kolayken, zorla uğraşmayı
Henüz küçükken, en büyük ile
O nedenle Bilge Kişi de
Biliri kolayı nasıl zor yapıp
Böylelikle tüm güçlüklerden nasıl kaçınacağını
                                               (Daodcing 63)

Bu dinde, güçlü bir alçak gönüllülük, mutlak bir kendini teslimiyet ve tabiat ile güzel bir uyum
arayısı yer aldı. Taoizmin, mutlak prensipin gizemli birliğine nasıl girileceğini araştıran yakla-
şımı ile birlikte, izleyenleri, gerçek ebevenler olgusuna hazırlamada en azından bir artı unsu-
ra sahip olabildiler. Bu da, tüm Çin dinlerinin temelini oluşturan eski bir Çin felsefesi olan
Yang Yin’in güçlü etkisinden kaynaklandı. Yang ve Yin’e göre, birbirini tamamlayan farklı
kutuplar, yalnızca erkek-dişi bağlamında değil, gök ve yeryüzü arasındaki uyumu sağlayan
birimler olarak da tanımlanmaktadır.
 

KONFÜÇYANİZM

Kungfuzi, (Konfüçyus) Çin’in Şantung eyaletinde MÖ 553-479 yılları arasında yaşadı. Konfüç-
yanizm’in ana öğretisinin bütünü, dokuz kitabı kapsamakla beraber, ilk izleyenleri ile paylaştık-
larını ve kendi yaşamı ve düşünceleri hakkındaki temel anlayışı anlatmada güvenilecek öncelikli
eser Analekt’tir.

Konfüçyus öğretisinin çıkış noktası, ebeveynlere, kendinden yaşlılara saygı ve itaati öğütleyen
hsiao düşüncesi ekseninde yer alır. Konfüçyus’a göre bu ana prensip henüz temeldeyken bir kez
gözetilirse, bu daha sonra iyi bir toplum, iyi bir yönetim, iyi bir aile ilişkisi, iyi bir yaşam için
gerekli değerlerin, belli bir sistem içerisinde yerleşmesine de zemin hazırlar. Her birey, aile,
lider ya da daha geniş çaplı politik bir birim, hsiao’yı merkez alan bu beş özel niteliğe ulaşıp,
barındarmak durumundadır. Bunlardan ilki olan Cunziye, bireysel üstün insan olmanın gerekleri-
ni, geniş düşünceli, uzlaşmacı, vakur ve her söylediğinde samimi olması itibarı ile saygın bir
 

kişiliğe sahip olunarak, Yen’e gerçek erdem, hayırseverlik, iyiniyet, insaniyet, Li’ye, iyi haller,
doğruluk ve tüm zamanlara saygı (kişi yaşamdaki tüm şeylere , kutsal değerlere gösterdiği
saygı, itina çerçevesi içinde yaklaşmalıdır.) Te’ye , uyum sayesinde algılanacak tanrısal güç
ve beşincisi olan Wen’e de, barışı sağlamanın teknikleri ile ulaşılabilir.

Tüm bu erdemlere ulaşabilme zemini, hsiao’yu merkez alan ilişkiler çerçevesinde oluşur. Kişi,
iyiliğin yapı taşı olan hsiao’ya doğal bir şekilde zaten sahiptir. Insanoğlu, var olabilmesini
ebeveynlerine borçlu olduğu için, onlara karşı duyacağı saygı zemini de bünyesinde başlangıçtan
beri yer alır. İnsanlar, ebeveynlerini sevip, onlara şükran duyguları ile hizmet ettiklerinde, ahlaki
duyarlılıkları da açığa çıkar. Ve bunu takip eden karı-koca, büyük-küçük kardeşleki, arkadaşlık
yönetici-yönetilen ilişkileri ile de bu temeller gitgide genişler.

Tüm bu ilişki çerçevelerinde gereği gibi eğitilmek, topluma yön veren liderlerin ve genelde
toplumun tümünün, ideal karaktere ulaşmalarını belirleyen etkendir. Toplumun yönlendirici
birimi olmalarından ötürü, liderlik ve doğru yönetim konuları, Konfüçyus’un üzerinde en
duyarlılıkla durduğu konular idi. Bir keresinde, bir otorite sahibi , bilgece düşünceye nasıl
ulaşabileceğini ve yönetimi altındakileri en iyi ne şekilde yönetebileceğini sorduğunda, Konfüç-
kus’un ona cevabı, imparatorun öncelikle kendi kendini- yönetmeyi öğrenmesi gerektiği
şeklinde oldu. “Büyük öğreti“ adlı eserde, Konfüçyus’un politika felsefesi, üç ana prensip ve
sekiz genel kural şeklinde açıklanır. Bunlar, konuları soruşturma, bilgiyi çoğaltma, samimi
düşüncelerle yönlenme, kalbi “ onarma “ kişiliği geliştirme, ailede düzeni sağlama, ülkeyi
iyi yönetme ve en nihayet dünyaya barışı getirme diye sıralanır.

Konfüçyus, kendini, ilahi takdirin bir aracı olarak gördü. Konfüçyanizm’e göre, Kutsal, in-
sanlara, dünyaya barış ve adaletin getirilmesi için, belli kurallarla yön veren zaman mekan
ötesi iyi bir güçtür. Ve Kutsal’ın Vekaleti de ,halkının iyiliği için çaba gösteren doğru kişilikli
krallara verilir. Bir hanedan, bu iyilik değerlerinden uzaklaşıp halkına baskı uygulamaya
başladığında ise, cennetin vekaleti, yani hikmeti geri alınır. Konfüçyus, İbrani peygamberlerin-
kine benzer biçimde, baskı altında olanların seslerini duyduğunda Kutsal’ın ağladığını da
öğretisinde vurgular.

Konfüçyus, kendini, zamanının kral ve prenslerini, Kutsal’ın iradesinin yerine getirilebilmesi
için iyi bir yönetim uygulama yönünde eğitmesi gereken bir öğretmen olarak gördü. Ancak,
önerileri, pek az dikkate alındı ve yalnızca sınırlı sayıda bir insan, yaşadığı süre içinde onun
gerçek değerinin farkına varabildi.

Konfüçyus, yaşamının sonunda, erdemli bir yaşam sürmesi için dışsal anlamda hiç bir tökezi
olmayan bir büyük insan onuruna ulaşmış idi. Laozi’ye gelince, o kendisi etrafında belli bir
taraftar kitlesi oluşturmak için bile çaba sarf etmeyen ve hatta Daodicing adlı kitabı da bir
dağ geçitindeki bir kapıcının ısrarı üzerine yazan biri olarak bu yaşamdan ayrıldı. Ancak
şaşılacak bir biçimde her iki düşünürün (Yang ve Yin’in ifadeleri gibi) felsefeleri, o günlerin
Çin’inin (gelecek olan çağlarda da) ihtişamlı Çu Hanedanı’nın saldığı korku, şiddet ve insanlık
dışı davranışların egemen olduğu ve büyük bir sosyal eşitsizliğin yaşandığı cenderenin dışına
çıkabilmesinde önemli etkileri oldu. İsa döneminin başlamı ile birlikte ise, Han hanedanının
yönetimi altındaki Çin, Konfüçyanist kültürünün yaygınlaşmasının tadını çıkarmaya başladı.
 

HİNDUİZM 

Vedik Ari’lerin dini inancı olan Hinduluk, hemen hemen aynı dönemlerde İranlılar’ınkine
dikkat çekecek denli benzeyen (Ariler) bir değişim sürecini aştı. Her iki Ari kolu da aynı
göç döneminin ürünleri olarak ayrıldılar. Ve yine her ikisi de, bir hazırlık çağının başlaması
ile birlikte, sahip bulundukları topluluklar içinde benzer dini ve kültürel motifler geliştirdiler.

Hindu inancı, upanişad geleneğinin yerleşmesinden önce, Veda’ların (en kutsal addedilen
Hindu yazıtları) çok tanrılı inançlarını ve buna bağlı geliştirdikleri dini rituelleri esas alarak
gelişti. Veda inancı, ateş tanrısı olan Agni’yi merkez alan bir aile inancı konumunda idi. Agni,
bu yönü ile, hem her evin ocağında kendine yer edinen ve ev halkını ısıtıp, yemeklerini pişiren,
hem de gecenin karınlığını yok eden güçlü Savitar olarak (güneş tanrısı) iki biçimde ifade bulan
ve insanlarda, hayvanlarda ve toprakta verimliliği sağlayan bir kaynak olarak tapınılan bir
tanrı idi.

Rig Veda’daki ilahilerin sunulduğu bir diğer tanrı da, Ari halkını başarıdan başarıya koşturan ve
Hindistan’ın kuzeyinde yerleşmelerine imkan sağlayan savaş tanrısı İndra idi. O dönemde, Vedik
Ari’ler Agni ve İndra’nın yanısıra, irili ufaklı pek çok diğer tanrıyı da yüceltip, onlara ibadet
etmekte idiler.

Bu tanrıların, insanlar onların hoşnut kıldıkları ölçüde insanlara yardımcı olacakları ve onları
mutlu edecekleri inancı çok yaygındı. Bunu sağlamanın öncelikli yolu da, dini ritüellerin gereği
gibi  yerine getirilmesi ile bağlantılıdır diye düşünülmekte idi. Veda’lar döneminin sonlarında
Atharva Veda döneminde bu ritüellere, başarısızlıklara, tehlikelere ve kişisel düşmanlara karşı
sihir ve büyü olguları da eklendi. Böylece de, başlangıç Vedalar’da kapsam dışı bırakılan bu
olgular giderek benimsenip  yaşamın bir parçası haline geldiler.

Vedik din olgusu içerisinde bir yandan bu dikkate değer değişimler olurken, diğer yandan da
konumuzda ele alınan dönem içerisinde, yeni gelişmeler kendini göstermekte idi. MÖ.700 yılın-
dan başlamak üzere, bir takım felsefi spekülatif hareketler, Upanişad diye adlandırılan soru cevap
koleksiyonları oluşturacak biçimde, zamanın ünlü düşünürleri ve onlara sorular yöneltenler ara-
sındaki diyaloglar çerçevesinde, yavaş yavaş oluşmaya başladı. Upanişad’larda üzerinde ağırlıklı
durulan temel konu, gözlemlenen dünyada farklı farklı biçimlerde yer alan çeşitliliklerden öz ve
kaynağının, tek bir sonsuz gerçekten çıkış bulup bulmadığı ve eğer böyle bir mutlak gerçek var
ise özünün ne olduğu ve nasıl algılanabileceği idi.

Tüm bu metafizik araştırmalar, düşünürleri, çok yaygın bir düşünce olarak kendine yer edinmiş;
kutsal güç Brahman’nın kişiliğini irdeleyip, çözümlemeye yöneltti. Brahman’ın varlığı, evrenin
kaynağı ve özü olarak algılanmakla beraber, ondan bağımsız bir birim olarak düşünülmekte idi.
Kuşkusuz, kendi varlığından çıkış bulan unsuruna ağırlık veren bu görüş, Atman diye adlandırılan
öznel, küçükevreni gösterir, her bireyin özünü oluşturduğu öne sürülen kavramdan farklı bir
yörüngede idi. Ama yine de, insan, o dönemde, Vedik bilgelerinden Yajnavalka ve Uddalaka Aru-
ni’nin, Veda tarihinde ilk kez olmak üzere, gerek monoteizmin gerekse de tüm dünyanın kaynak
varlığı ve değeri olan “bir mutlak gerçek“ olgusuna ulaşmalarındaki global esinlemelere hayret
etmekten kendini alamıyor.

Bu anlayış gelişimine ek olarak, Karma adı verilen bir diğer önemli doktrin de yine aynı zaman
dilimi içerisinde vücut buldu. Esas itibari ile, Karma doktrini, acıyı da , mutluluğu da, gerçekte,
kişinin kendi davranışlarının belirlediği için, insani sorumluluk payının önemini vurgular.
Karma gibi doktrinler, popüler Hinduizm bünyesinde Manu Yasaları dönemine dek ortaya çıkma-
makla beraber, bu yöndeki değişimler, Upanişadların ilk dönem ile birlikte gözlemlenmeye baş-
landı.

Monoteistik inanca ve de mutlak kişisel sorumlulukların yerine getirilmesine yönelik temellerin
oluşması, bölge insanları için HinduAri izolasyonunun da sonu oldu. Böylece, doğuda ve de
Veda kültürünün yaygın olduğu güneydeki yoğun ilişkiler sonrasında, Veda kültürü de sonuna
ulaştı. Bu yöndeki teolojik ve kültürel değişimlerin ilk izlerine MÖ 500 yılında rastlamaktayız.
Dravidyan halkları ile Ari’ler arasında, o güne dek kendi bünyeleri ile sınırlı tutulmuş ilikşi
zeminlerinin gözle görülür derecede artması, İsa’nın doğumuna yönelik global hazırlıklarla
büyük bir eşzamanlılık göstermektedir. Bu Hindu-Ari bölgesi dışındaki geniş etnik alanlara
ulaştırılabildi. Bölgede filizlenen bütünleşmeye yönelik tüm bu şartlar, gerçekte, artı engeller ve
dini bağlayıcılıklar olmaksızın Ademi tek bir kültürün kabul edilebilmesine yönelik bir ortamın
oluşabilmesinde belirleyici rol oynadılar.
 

CAYNACILIK

Veda kültür alanı dışındaki önemli değişimlerden biri de, Caynacılık’ın yenilenmesi idi. Cayna’lar
Vedik Ari’ler ile sekiz yüzyıl komşu topraklarda yan yana yaşadılar. Her iki toplum üyeleri de, bu
dönem zarfında, birbirlerinin dini görüşlerine tavır alarak. Her tür somut ilişki çerçevesinin
dışında durmaya gayret ettiler. MÖ.6.yüzyıla gelindiğinde, Maha Vira (Büyük Kahraman)
24.Tirthankara, (tamamen aydınlanmış insan) o dönemde halen varlığını sürdüren Cayna
geleneğini büyük çapta etkiledi. Mahavira ile birlikte, Caynacılığın statüsünde kökten bir
değişim gündeme geldi. Mahavira’dan önce 23 Tirthankara (23 ünçüsü MÖ 900-800  de
öğretildi) yer almasına rağmen Cayna öğretilerine göre ortaya çıkış kayıtları yüzbinlerce
yıl sürdü. Dolayısı ile din tarihi perspektifinden 23 üncü Tirthankara’nın öncesindeki
Caynacılık hakkında çok az şey bilinmektedir. Bugünkü Caynacılar, tamamen Mahavira’nın
yaşam ve öğretisi merkezinde yaşamaktadırlar.

Mahavira, bireyin benlik disiplinini ve tüm fiziksel, bedene bağlı arzuları kontrol etmesi gerektiği-
ni savunan katı bir karma doktrinini ortaya attı. Mahavira’nın getirdiği bir diğer önemli katkı da,
kast sistemine karşı çıkan güçlü öğretisi oldu. Burada, bu pozisyonun ortaya çıkmasına etken
olan içsel dürtü yine, kişisel sorumluluğun yerine getirilmesine yönelik olan endişe ve destek
idi. (Brahmin’lerin tacizlerinden muaf olarak). Mahavira için, bir Brahman olup olmamak,
doğuştan değil yaptıkları ile belirlenmesi gereken bir pozisyon idi. Mahavira’ya göre, insanlar
daha aşağı ya da daha yüksek kastlar bünyesinde doğabilirler, ancak , bir köle bile, yaşayacağı
arınmış bir yaşam ve sevgi ile bir ruhbanın olması gerektiği kadar bir kutsallığa ulaşabilirdi.

Caynacılığın, söz konusu dönem içerisinde, Hindu-Ari dini öğretileri ile bir diyalog zeminine
girmesi ile birlikte, Upanişadların soyut mutlak gücü ile insanın, kişisel çabaları çerçevesinde
yerine getireceği sorumluluk anlayışı arasında da bir denge unsuru oluştu.
 

BUDİZM 

Maha Vira’nın çağdaşlarından biri de, çok genç olmakla birlikte “Buda“ “Aydınlatılmış Olan“
diye de adlandırılan Siddhartha Gautama idi. MÖ 6. Yüzyılda başlayan Buduizmin Hindistan’
daki tırmanışı, Upanişad yazıtları ile parelellik gösterir. Buda’nın yaşamı ve öğretileri, Upanişad-
lardan ya da Mahavira’nın Capna’sından çok daha fazla bilinmektedir. Buda’nın yaşamı,
Dört Soylu Gerçek ve de Sekiz Aşamalı Yol adlı eserlerde verilen basit ancak gerçektende üzerinde
düşündürten bir öğretiye hayat verdi. Dört Soylu Gerçek, kişisel özgürlüğe ulaşma öncesindeki
gerekli dünya görüşünün tanımı üzerinde durdu. Sekiz Aşamalı Yol’da ise , inananları, doğru
görüşlere, doğru arzulara, doğru konuşmalara, doğru davranışlara doğru yaşam biçimlerine,
doğru çabalara, doğru değerlendirmelere ve doğru konsantrasyonlara yönlendirecek bir sıkı
ahlak sisteminin prensiplerine ağırlık verildi. Kişiyi, tüm insani bağlayıcılıklardan özgür bırakma-
ya yönelik bu basit program, insani sorumluluk payının yerine getirilmesine yönelik radikal bir
vurguda bulundu. Gerçekte, tek tanrılı bir inancı vurgulamamasına rağmen, aslında, Budizmi,
diğerlerinden kesin sınırlarla ayıran en önemli özelliği, diğer tüm dünya dinlerinden çok daha
fazla bir biçimde insan sorumluluğunu ön planda tutan radikal yaklaşımı oldu. Mahavira’da olduğu
gibi, Buda’nın kast sisteminin kurallarını dışlamı ile birlikte, bu görüş, dini reformun başlatılma-
sında Budizmi merkez alan çok güçlü bir gücün de açığa çıkmasına katkıda bulundu.

Buda, aklın, sebepsel bir faktör olarak tüm yaşam süresince olan önemi üzerinde durdu. “Önce
düşünce, sonra varlık gelir“ onun bu yöndeki düşüncesini özetleyen bir deyiştir. Doğru yaklaşım-
lı Budist disiplini, öncelikle bilince bağlı olarak oluşacak her düşünce , arzu ve duygunun farkında
olmayı daha sonra ise bunların kontrol edilebilmesini gerekli görür. Buda, bunların ayırımına
varılabilmesi olgusunu, benliğin kendisi ile aynı olmadıklarından ötürü bertaraf edilebilirlikleri
düşüncesine dayanarak yaptı. Bu tip düşünce ve duygular, Buda’ya göre, sürekli vücut bulur ve
yok olur. Dolayısı ile vardırlar ama sürekli bir birliğin parçası değillerdir, o nedenle gerçek anlam-
da “gerçek“ değillerdir. Bir Budist, gerek madde gerekse de akla yönelik tüm bu fenomenalara
bağımlılığı, mutlak ve sürekli olana ulaşma arayışı sürecinde aşmayı öğrenmek durumundadır.
Dolayısı ile Budistin arayışı değişmez olana yönelik olmalıdır.

Bununla beraber, Budizm, bu mutlak amacın adını koymakta çekimserdir. Bu amaç kimi kez,
her tür tanımın ötesindeki hal olarak tanımlanabilecek Nirvana olarak adlandırılır. Pek çok
Budist, bu amacın, Hıristiyanlık ve Müslümanlık’ta tanımlanan Tanrı ile birlik oluşturmak
gerçeği ile aynı olduğunu düşünür. Ancak doktrinsel olarak, Tanrı’yı , Hıristiyan ve Müslü-
manların anladığı çerçevede algılamak pek çok Budist için oldukça güçtür. Buda, Yaratıcı-
Tanrı kavramına, yaşadığı çevrede, Hindu inancındaki insanların Hindu tanrı ve putlarına
tapınma kavramlarının yanlışlığına olan inancından ötürü sıcak bakmadı. Öyle ki, onun,
Hindu putperestliğine koyduğu tavır,bazı kişilerin onu ateistlikle bile suçlamalarına neden
oldu. Gerçekte ise, Buda, yaratılan varlıklara tapınılmasına tavır aldı. Buda’ya göre,
İndra ve diğerleri de dahil olmak üzere tüm Hindu tanrıları, sona eren varlıklar olarak,
gerçeğin bilgisinden uzak maddenin sınırlayıcılıkları içindedirler. O nedenle de, Buda mutlak,
süregen, tükenmeyecek bir Tanrı’nın gerçek vizyonunun ne olabileceği arayışında oldu hep.

Budizm, Mutlak Varlığın, bilgelik (prajina) ve sevecenlik (karuna) gibi ilahi nitelikleri
olduğunu kabul eder. Budist aydınlığına ulaşan kişi, davranışlarında bu bilgeliği geliştirir ve
diğer tüm canlılara da aynı sevecenlikle yaklaşır.

Buda, dışsal formlara dayalı ve kurban olaylarına çokçü yer veren dini ritüellerin gereksizliği
üstünde durdu. Buda’ya göre, ne Ganj nehrinin kutsal addedilen sularında yıkanmak , ne de
bedene acı çektirerek kontrol altında tutmak inanan insanı arındırma yolları olabilirdi. Budizm,
güne dek çokca yerleşmiş sihir, büyü, çeşitli dini pratik olgularını ve de Brahmin kastı bünye-
sinde giderek artan tacizlere de eleştirel yaklaştı. Ari’ler ile Dravidyan’lar arasındaki içiçeliğin
kaynaşmanın ani bir biçimde başladığı o ilk dönem ile birlikte, Budizm, gerçek ebeveynlerin
karşılanması öncesindeki global hazırlık döneminin gerçektende önemli bir yapı taşı oldu.

Daha önce hiç bu denli yoğun gündeme gelmemiş dini çalkantı döneminin başlaması ile de,
bölge insanları radikal değişimler geçirerek üst seviyeli ruhsal anlayış zeminlerine ulaştılar.
Zaman içerisinde, bu bölge insanları çoktanrılı inançlar ve bunlara bağlı dini pratikler hatta
ve hatta din olgusu ile yakından uzaktan ilgisi olmayan yıkıcı pek çok ruhsal alışkanlıkları
da terkettiler. Orta- Doğu’da Zoroaster’in, Hindistan’ın orta ve kuzey bölümlerinde Upanişad
bilgelerinin, doğu ve güneyinde ise Mahavira ve Buda’nın etkileri  ile birlikte, dünyanın bu
bölgesi, kurtarıcının gelişi ile ilgili hazırlıklara ve de asal idealdeki gerçek ebeveynlik kültürü-
nün doğuda yaygınlaşmış olgusuna, ruhsal olarak hazırlandı.
 

ZERDÜŞT İNANCI 

Zerdüşt inancı bugün İran olarak bilinen, o dönemlerde Afganistan, Pakistan, Irak ve zaman
zaman Filistin ve Türkiye’yi içine alan coğrafi bölge içerisinde ortaya çıktı. Zerdüşt İran,
İslamiyet’in yayılması ile son bulmadan önce , zerdüştlük inancı, neredeyse bir 1000 yıl,
üç büyük dünya imparatorluğunun resmi dini olarak, zamanının en güçlü inancı olarak yer
aldı. Sonraları ise Hindistan’da ancak belli bir kesimin inancı olarak varlığını sürdürmeye devam
etmekle beraber bu konumuz dışında kalmaktadır.

İranlı bir peygamber olan Zarathustra ya da Zoraaster’in yaşadığı tarihler konusunda, ilk bilgiler
eski Yunan yazarları kanalı ile bizlere ulaştığı için, farklı farklı görüşler vardır. Bu görüşler
arasında birbirine en yakın olanlar ölçü alındığında , Zarathustra’nın, İsa’nın doğumundan önce
600 yıllarında yaklaşık 6. Ve 7. Yüzyıllar arasında , Ahemenid hanedanın kuruluş dönemi içeri-
sinde yaşadığı varsayılır. İsrailoğulları’nı tutsaklıktan kurtaran Pers kralı Kiros, Zerdüst inancına
sahip bir kral idi.

Zerdüştlük inancının tesisi incelendiğinde, dikkate alınması gereken nokta, Zarathustra’nın
ortaya çıktığı dönemde, din çevrelerinde oluşan radikal değişim idi. O dönemlerde, Zerdüşlerin
atası konumundaki Hindu-Ariler, tabiat varlıklarını temsil eden tanrılara inanmakta, belli bir
ruhban grubunun eşlik ettiği bir takım kurbansal kült alışkanlıklarını sürdürmekte idiler.

Konu ile ilgili pek çok akademisyen, Zarathustra’nın misyonu ve çağrısı ile ilgili konularda halen,
bir görüş birliğine varabilmiş değillerdir. Kimilerine göre o, bir doğruluk peygamberi, Perslerin
düşük seviyeli inanç doğrularına, etik idealizm adına cesaretle karşı koymuş bir bilge kişi, kimileri-
ne göre ise din alanında bir yenilikçi, tek bir Tanrı’nın sözcülüğünü üstlenen cesur bir kişi, yine
bir kesime göre de din düalizminin savunucusu idi. (Bu sonuncu görüşün doğruluğu tartışmaya
açıktır.) Hangi çerçevede, tanımlanırsa tanımlansın, hakkında var olan kayıtlardan, Zarathustra’nın
bir takım mistik vizyonlarla ödüllendirildiği açıktır. Zarathustra, sadece bir ahlak reformcusu olarak
bile tanımlansa, bunun ötesinde peygamberlik, kahinlik yetileri ile çokça beslendiği ve henüz 30
yaşında iken, Pers inancındaki en büyük tanrı olan Ahura Mazda’nın daha sonra ise altı
başmeleğin vizyonları ile esinlendirildiği unutulmamalıdır.

Zarathustra, tek bir gerçek iyilik Tanrı’sındaki ikiz bir kötü ruhtan söz ettiği için , bir zaman
Batılı akademisyenler, karşılaştırmalı bir din içerisindeki kaba taslak çabaları ile bir
“ Pers düalizmi “ kavramı ona atfetmek gibi bir yorum hatasına düştüler. Parsilerin kutsal
kitabı Bundahişn’de Tanrı’nın düşmanı üzerinde başlangıçtan belli bir üstünlüğe sahip
bulunmaklığın tadını, sonuçta iyinin mutlak zaferi ile kanıtlanacak şekilde çıkardığı ileri
sürülür. Zerdüştlük inancı, sahip olduğu bu düalistik vurgusuna karşın, gerçekte, Yahudilik,
Hıristiyanlık ve İslam gibi tek tanrılı dinlerdeki ortak amaçlara hizmet etmiş bir din olarak
değerlendirilebilir.

Öğretisi, iyi olan her şeyin yaratıcısı ve her şeye kadir ve tek tapınılması gereken Ahura Mazda ile
şiddetin kötülüğün ve ölümün kötü niyetli kaynağı Angra Mainyu arasındaki kozmik çatışma orta-
mında yaşamlarımızı sürdürürken, bu iki karşıt güç arasında bir seçim yapmak özgürlüğüne sahip
olduğumuz gerçeği üzerine durur. Buna göre doğru insanlar, kötüye cephe alıp, Ahura Mazda’nın
iyilik inancını yayarak yaradılışın diğer iyi birimlerine (bitkiler, hayvanlar ve iyi insanlar) ilgi
ve özenle yaklaşarak , Mazda’ya arınmışlık içinde  tapınıp, görevlerini yerine getirmek durumun-
dadırlar. Insanların kaderi de, işte hür iradeleri ile yapacakları bu seçim sonrasındaki, ölümden
sonraki bireysel yargılama ile ve dirilişten sonraki evrensel ölümden sonraki bireysel yargılama
ile ve dirilişten sonraki evrensel  yargılamaya göre belirlenir. Böylece iyiler cennetle ödüllendirilir-
lerken, kötüler cehenneme giderler. Tüm bu inançlarla beraber, Zarathustra’nın kendi ruhsallığında
ve davranışlarda gözlemlenen gelişmeler ve de İranlı kral Vishtaspa’nın bu anlayışa ulaşması ile
birlikte, İsrail’in etrafında yer alan güçlü krallıklar, şiddet ve istilacı yaklaşımlarını terk ederek
Mazda’ya gereği gibi tapınabilme adına, kişisel sorumluluk paylarını yerine getirme çabalarına
ağırlık verir bir tutum içerisine girdiler.
 

YUNAN FELSEFESİ 

MÖ.6.yüzyılda, klasik Yunan uygarlığının ortaya çıkışı, belki de, aksiyal dönemin zirvesi olarak
adlandırılabilir. Batı uygarlığının belli başlı temelleri, dünya çapındaki bu uyanış eğilimi ile aynı
dönemde yer aldı. Prensip, bu daha önce eşine rastlanmamış insan bilgi ve aktivetisinin söz
konusu olduğu her alandaki daha önce eşine rastlanmamış yaratıcılık çağının gerisinde Tanrı’nın
görünmez insiyatifinin bulunduğuna işaret etmektedir.

Eski Yunanlılar, insan yaşam ve ruhunun içsel anlayışına önemli katkılarda bulundurlar. Socrates
(MÖ 4770-399) politeizmi, yani çok tanrıcı inancı reddetti. (Atinalılar, Socrates’i, “ ateist “ olduğu
iddiası ile idam ettiler.) ve insanlara ahlaki hayatı iyi etüd ederek, en geniş zeminler ve anlamı
içerisinde gerçeği araştırmaları gerektiğini öğretti. Öğrencilerinde Plato (MÖ 427-347) materya-
list görüşü reddetti ve en üstün değerin iyi olduğu bir şekil dünyasını, üniter bir soyut alan gerçeğini
öne sürdü. Aristoteles (MÖ 384-322) , İlk sebep, her şeyin yaratıcısı adlı eseri yazdı. Bu düşünür-
lerin her üçü de, muhakeme ve sezgi yeteneklerini kullanarak Tanrı gerçeğinin gizlerine açıklık
kazandırmada önemli katkılarda bulundular.

Yunan felsefesi İsa’nın gelişi öncesi çağlarda geliştik sıra, çok güçlü bir ahlak eğilimine de yöneldi.
Epiküist felsefe, zevkin, yaşamın amacı olduğunu belirtmekle beraber , uzun vadede daha üstün
zevkelere ulaşmak için, kısa vadede , acılara dayanmanın gerekliliğini ortaya koydu. Ancak akıl
birimi ile algılanabilecek en doruk zevklere ise, yine bedenin mutlak kontrol ve disiplini ile
ulaşaılabileceğini ifade etti. Stoacılık , haz olgusunu reddetti ve erdemlilik ile görev bilincinin
önemini vurguladı. İnsanın , dış etkenlerden etkilenmemesi gerektiğini ve kendi içsel erdemli
ahlak anlayışına bağlı olarak yönlenmesi gerektiğini belirtti.

Aşağıda listesi verilen ve bilgi alanına giren değişik birimlerde ( kimi kez yeni bilim sahaları da
bularak ) gerek Yunan uygarlığının gelişimine gerekse de genelde insan anlayışının derinleşmesinde
takdirsel rol oynayan dikkate değer isimleri bulunacaksınız. (Tüm tarihler MÖ’dir)

FELSEFE: Thales (640-546), Anaximander, Anaxımenes ve  Herclitus (6-5 yy’lar) , Leucippus
(480-410) , Socrates (470-399), Democritus  (460-370), Protagoras (480-410) , Georgias
(485-380), Prodicus of Ceos and Hipplias of Elis (5 yy.), Anisthenes (444-370), Plato
(427-347), Diogenes (412-323), Aristotle (384-322), Theophrastus (372-287), Autolycus
(360-300), Epicurus (342-270), Zeno (335-263), Cleanthes (331-232) Chrysippus (280-207),
Posidonius (135 - 51), Zeno de Sidon (150-78),

MATEMATİK: Pythagoras (582-500), Hippocrateso of Chios (5.yy), Aristotle (384-322),
Theaetetus and Eudoxus (4yy) Euclid (2.3.yy’lar).

BİLİM-TEKNOLOJİ: Pappus (4.yy), Archimedes (287-212), Aristarchus (3 yy),
Hipparchus (2.yy),

TIP: Hippocrates (460-377)

ASTRONOMİ: Claudius Prolemy (2.yy), Aristarchus (3 yy)

DENİZCİLİK-COĞRAFYA: Pytheas (4 yy), Erastosthenes (3 yy)

TİYATRO: Aeschylus (525-456), Sophocles (496-406), Euripides (484-406) Cratinus
(484-380), Eupolis (455-410), Aristophanes (448-380), Philemon (361-263), Menander
(342-290).

EDEBİYAT: Homer (8yy), Sappho, Alcaeus, Tytaeus (7 yy) Aesop (6 yy), Lysias
(456-380), İsocrates (436-338), Aratus (315-245), The ocritus (310-250)

TARİH: Hellanicus (490-405), Thucydides (471-400), Herodotus (484-424), Xenophon
(434-354), Polybius (200-120).

MÜZİK: Pythagoras (582-500) Simonides (556-468), Pindar (518-438),Bacchylides (516-480)

HEYKEL: Polykleitos , Phidias, Myron (5 yy)

RESİM: Euphronİus , Douris (5 yy)

MİMARİ: Callicrates, Mnesicles, İctinus, Polykleitos (5 yy) Dinocrates (4 yy), Pythius (353-334)

POLİTİKA (YENİLİKÇİ YÖNETİCİLER): Solon (638-558), Periander (625-585), Pisistratus
(554-527), Polycrates (536-522), Aristides (530-468), Pericles (395 - 429).
 

BİLİM VE TEKNOLOJİ 

Dinlerin bu dönemdeki gelişimleri, bilim, teknoloji, politika ve ekonomi alanlarındaki dikkate değer
gelişmeler de izledi. Din, ruh boyutuna hitay etmektedir ancak insanların, bilimin sahasına girin,
bedenlerini ve fizik dünyayı anlama ihtiyaçları da vardır. İdeal dünya, ruh ve beden birimlerinin
mükemmelleşmesine katkısı olan din ve bilim olgularının uyumlu işbirliği içinde tesis edilebilir.

Yunanlılar bu açıdan, bilimi, insan gelişiminin en önemli gücü haline getirmedeki önemli girişim-
leri ve bilimsel bütünlüğün ana parçalarını oluşturan bilgilerin değişik branslarını bulup, ortaya çı-
karmadaki öncülükleri ile, gerçekten de, insanlığın gelişimine hayati katkılarda bulundular. Keşfet-
tikleri, sanat ve bilime de destek olan matematik ve felsefe prensipleri ile ( Socrates’le başlayan
hipotez ve tümden gelim yönetemi ile bilgiye ulaşma ) bilimsel metodun gelişimi için gerekli temel-
lerin oluşmasın önayak oldular. Aristotoles’in deneyi temel alan tüme varım metodu ile birlikte
ise bu gelişime bir önemli halka daha eklendi.

Yunanlıların bilgi olgusuna yaklaşımları, dini inançlardan çıkış bulmamakta ve imana bağımlı
olmaktan çok, gözlem ve spekülasyonları merkez almakta idi. O nedenle Yunan yaklaşımı, insanın
algılıyabildiği somut fizik gerçeklere, ruhun görünmez dünyasının gerçeklerinden daha fazla ağır-
lık verdi.
 
Yunanlılar, değerlerini bugün bile koruyan kayda değer pek çok buluşa imza attılar.  İnsan,
kendi bütünlüğünü ve içinde yaşadığı çevreyi tam olarak çözümlemeden gerçek bir sevgi
dünyasını yaratamaz. Bilim olgusunun bu denli hızlı gelişiminin ardında, gerçekte Tanrı’nın
insanların hem kendi bütünlükleri, hem de tabiat birimleri üzerinde, ilahi iradeye uygun bir
sevgi kontrolüne sahip olabilecekleri üç kutsamayı yerine getirebilmeleri için dünyanın dışsal
anlamda hazırlanması amacı yatmakta idi. İnsanların kendi bütünlüklerinin ve içinde yaşadık-
ları çevreyi  anlamadan, gerçek bir sevgi dünyasını yaratabilmeleri mümkün değildir.

Yunanistan, daha sonra da Yunan uygarlığının çokçü etkisinde kalan Roma’da yalnızca
bilimsel teoriler geliştirmekle kalınmayıp, yaşam kalitesini yükseltmek için, teknolojik
gelişmelerde bu teorilerin gerçeği uygulanabilirlikleri de ciddi olarak etüd edildi. Bu çalışmalar
sonucunda, demir-çelik, alet ve daha sonrada silah yapımında, tarım ve mühendislik alanların-
da  büyük katkıları olacak biçimde kullanılmaya başlandı. Yunanlılar, demir-çeliği, Roma
yolu ile, batıya tanıttılar. Böylece , çok geniş zeminlere yayılmış imparatorluklarının değişik
birimleri ile iletişim kurabildikleri mükemmel kara ve deniz yolları ağını da oluşturmayı
başardılar. Yine aynı dönem içinde, Avrupa’nın kuzey-batısında ise, demir saban ve dümenli
vagon tekerlekleri geliştirildi.

Doğu Asya’ya gelince, Çinliler, bu dönem süresince pek çok yeni buluşlara imza attılar. Simya
bilimi, hem Yunanistan hem de Çin’de büyük gelişmeler gösterdi. Yunanlılar bugün halen
bilim laboratuvarlarında kullanılan pek çok temel ekipmanlar geliştirdiler. Bu arada Çinliler de,
botanik ve tabii bilimler alanlarında ilerlemeyi sağlayacak çeşitli görüşler ürettiler.

Böylece, İsa’nın doğumuna dek uzanan dönem süresince, insanlık, bilim ve tekniğin gelişimi ile
birlikte, daha önceki dönemlerde söz konusu olmamış bir haberleşme ve çalışma ağına sahip
oldu. Bu hazırlık döneminin hemen ardından, Akdeniz bünyesi içinde, gerçek ebeveynlerin
İsrail’i merkez alarak getireceği yeni kültürü giriş olmak üzere, dikkate değer bir uygarlık
bütünlüğü oluştu. Yunan felsefesi ve bilimini esas alan Roma İmparatorluğu, ideal bir dünya
ruhunu getirecek İsa’nın gereği gibi çalışabilmesi için gerekli fiziksel ve ahlaki temellerin
oluşumuna önemli katkılarda bulundu.
 

SONUÇ

Gerçek ebeveynler için gerekli son hazırlık dönemi süresince global anlamda yeşeren uygarlık
gelişimleri gerek din gerekse de bilim ve teknoloji alanlarında inanılmaz boyutlardaki gelişmeler
şeklinde meyvelerini verdi. Fizik dünyasında bilinir olup da, dolaylı ya da dolaysız olarak el
atılmamış hemen hiç bir alan kalmadı. Insanlığın bu büyük patlama gösteren gelişiminin ardın-
daki yönlendirci dinamik, İsraillilerin Babil deneyimlerinin ardından tövbe ederek, Tanrı’nın
düşmüş insanlığ aydınlığa çıkartmak için daha aktif bir biçimde çalışabileceği zeminleri açığa
çıkarmaları oldu.

Tüm bu önemli inanç geleneklerinin ve bilgi alanlarının üstün körü bir incelenmesi bile, altıncı
yüzyılda, İsa’nın gelişine bir hazırlık olmak üzere, Tanrı’nın insanlığı nasıl çok yönlü esinlediğine
açıklık getirecektir. Bu dönem içerisinde, insani değişim her yönü ile gündeme geldi. Upanişad-
lardaki metafizik anlayıştan, Konfüçyanizmdeki ideal cennet olgusunun sosyal yansımalarına ve
de büyük yunan düşünürlerinin tabiata yönelik derin sezgi ve düşüncelere kadar bir dolu çeşitli-
lik vücut buldu. Ortaya çıkan tüm bu öğretiler, karanlık çağ düşünce perdesini adeta yırtarak,
gerçek ebeveynlerin gelip, yaşam ve toplumu Tanrı’nın asal idealine göre düzenleyecekleri döneme
cevap verebilecek aydınlık  düşünceli uygarlıklara geçit verdiler.

İsa’nın İsrail’e gelişi, tüm bu tarihsel gelişimlerin ana eksenini oluşturmakta idi. İsa, Yahudiler
tarafından gerçek ebeveyn ve mesih olarak kabul edilse idi, atılmış olan bu temeller üzerinde
Tanrı’nın Sevgi Egemenliği tesis edilebilirdi. Ve yine gerçek ebeveynlerin getirecekleri gerçek
ve sevgi kanalı ile birleşen ruhsal ve bilimsel hareketlerin toplu gücü, hem maddesel verimliliği
hem de ruhsal zenginliği besleyecekti. Ancak, İsa, İsrail’de reddedilince, o güne dek onun
misyonunun sonuç vermesine yönelik yapılan tüm hazırlıklar da asal takdirsel amaçlarını
tamama ulaştıramadılar.

Zaman içerisinde, daha yüksek bir gaye ortaya konmayıp, dünya dinleri arasında yer alan
sürekli ruhsal çatışmalar, İsa’nın kurması gereken Göklerin Krallığı ile sona erdirilemeyince,
her bir din,kendi bünyesine gönderilen esinleme ve kutsal kimliklerin en son yollananlar ol-
duğunu düşünmeye başladılar. Isa’nın ölümü, Şeytan’ın aktivitesinin sürdüğünü kanıtladığın
da da, Tanrı, bu dinlerin varlıklarını güçlendirmeye ve de değişik kültür bölgelerinde izleyen-
leri için bir yaşam amacı haline gelmelerine izin verdi. Böyle yapmakla, en azından bu din
bünyesindeki insanlar için belli bir koruyuculuk sağlamayı amaçladı. Ancak uzun vadede,
birbirine bağımlılık yerine kendi başına bağımsızlığın güçlendirilmesi yönündeki bu politika,
tüm insanlığı, gerçek ebeveynlerin göksel kültürü içinde birleştirmeye yönelik nihai amaca
ulaşılmasında engeller oluşturmaya başladı.
 

 
 



 I Başa dön I Ana Sayfa I E-Posta I
 
 
Copyright © 1998 DÜNYA BARIŞI İÇİN AİLE FEDERASYONU VE BİRLİK. All rights reserved.